12 Ağustos 2012 Pazar

Büyük Ada Turu

Cumartesi günü, sabah 7'de uyandık. Sırt çantamıza lazım olabilecek her şeyi koyup iki kuzen düştük yollara. Gemide turistlerin resim çektirmesinden arta kalan vakitlerde, kulaklık ile müzik dinleyerek denizi seyrettik. En arkada motorun bıraktığı köpük izi benim her zaman favorimdir. Hep Hansel ve Gretel gelir aklıma. Bir yerden sonra rüzgar kulaklarımızı ağrıttı, üşüdük. Aşağıya salona indik. Oturduğumuz yerin en ucunda yaşlı bir teyze çok sıkılıyordu, gazetemizi paylaştık. Cumhuriyet ve Radikal sağ olsunlar... Zaman mı hızlı geçti yoksa benim uykum mu ağırdı bilmiyorum, Büyük Ada'ya vardık. Serdar bana beğendiği İranlı bir kızı gösterdi. "Çok güzel kız, gözleri Türkân Şoray gibi. Ona baktığımı gördü; ama bana hiç bakmadı." dedi. Kızı gördüm, gerçekten de Türkân Şoray gibi gözleri vardı, sürmesi de kaliteliydi doğrusu.

Neyse, indik adaya. Güzel iki tane bisiklet kiraladık ve haritamızı da aldık. Yörük Ali plajı için hem rüzgar almaz hem de kumlu dediler, gidelim dedik. Faytonları sollayarak giderken bir faytonda bizim İranlı Türkân Şoray'ı gördük. "Bunu sollamayalım, biraz bekleyelim de kızı takip ediyoruz sanmasın" dedim. Biraz durduk, aramız açıldı ve kız kayboldu. Biz de yolumuza devam ederken Yörük Ali'ye çıkan yokuşta bisikletleri elimize alıp yürümeye koyulduk. Zira bütün bisikletliler aynısını yapıyordu, turistler hariç.

Plaja girdik, denizin dibini gördük ve ben ilk defa bu yaz denize girdim. İlk defa olduğundan dolayı bir oraya bir buraya deli gibi yüzüyordum. Dubaların üstünden taklalar ata ata kendi kendimi geliştirdim de denebilir; çünkü dün ters takla atmayı da öğrendim biraz çalıştıktan sonra. Sonra ufaktan Serdar'ın deniz fobisini yenmeye çalıştık. Ayağı yerden kesildiği an panik yaptığı için denizde açılamıyordu; ama oradaki cankurtaranın yardımı ile dubalara geldi. Sonra cankurtaran olmadan gelmeye başladı ve sonunda benim takla arkadaşlarımla arkadaş oldu.

Bu kadar enerji harcamasına can mı dayanır?  Acıktık. Yemeklerimizin yanında buz gibi biralarımız o sıcakta öyle iyi geldi ki... Tadı hâlâ damağımdadır. Tokuştur tokuştur iç... Serdar'ın beğendiği Alman kızlara yakın oturduk; ama onları rahatsız etmedik. Belki bir sohbet açarız diye düşündük, sonra vazgeçtik. Klasik Türkler işte...

Saatlerce sudan çıkmayışımdan olsa gerek ellerim buruş buruş oldu. Akşama doğru suya doymuştuk ve tüm adayı bisiklet ile turlamaya karar verdik. Şunu garanti edebilirim; Büyük Ada'nın arka kısmı, ön kısmından daha güzel. O eski Rum evleri hele... Turistler ile yarışa yarışa gezdiğimiz arka kısımda bir ara mola verdik. Bir sürü yat vardı ve sahipleri orada güneşleniyor/ denize giriyordu. Keyif buydu! Molada gördüğüm turist çocuklardan bir tanesi çok hoştu, onların yanlarına gidip nereden geldiklerini, ne okuduklarını falan sormayı düşündüm, sonra mola bitti. İleride nasıl olsa tekrar karşılaşırız, konuşurum dedim. Ama sanırım biz Serdar ile biraz fazla hız yaptık ve onları çok arkada bıraktık. Turistler bizim gibi değil, manzaranın tadını tam anlamıyla çıkarıyorlar. Ben bizim çocuğu bir daha göremedim tabii. Bir de Büyük Ada Rum Ortodoks Kabristanına giremedik, kapı kilitliydi. Biz de Aya Yorgi'ye dönüp son kez bakarak merkeze doğru devam ettik.


Merkeze doğru giderken, Reşat Nuri'nin evini falan geçtikten sonra tepede bir evi çok beğendik ve bir cafe tabelası gördük. Gidelim dedik, Bahçede Sinek Kafe http://www.bahcedesinek.com/sinek/Giris.html . Çok tatlı çalışanları ve mükemmel tasarımı ile limonata&Mozaik Pastamızı beklerken orada biraz oturmaya karar verdik. Limonata da Mozaik Pasta da çok lezzetliydi. Büyük Ada'ya giden herkesin mutlaka gitmesi gerektiği bir cafe burası! Biraz dinlendikten sonra tekrar bisikletlerimize atlayıp merkeze indik. Biletimizi alıp tekrar İstanbul'a dönerken içimden dedim ki, ben burada yaşamalıyım!

Son olarak; sanırım özgürlük, bisikletle yokuş aşağı inerken ellerini bırakıp bağırmaktı!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder