17 Nisan 2018 Salı

Alevilerin Kırmızı Çizgisi de Cemevleridir




Yüzyıllardır Alevi toplumunun ibadet şekli, ibadetteki cinsiyetsizleşme hali (Can olmak), ibadet yeri ve çeşitli ritüelleri “Alevi olmayanlar” açısından tartışma konusu olmuştur. Bunların nasıl olduğu, nasıl olabileceği ve nasıl “olması gerektiği” üzerine yalnız tartışmalar yapılmamış; Kızılbaşlara inançsal faaliyetleri dolayısıyla baskılar uygulanmış, onları değiştirmeye çalışan politikalar ortaya atılmıştır.
İbadethane insanların inandıkları var edene/ yaratıcıya dua etmek, yakınlaşmak üzere belirledikleri, kendi inançları paralelinde düzenlenmiş mekânlardır. Bunun her inançta belli kriterleri vardır, her ibadethaneyi özgünleştiren simgeler vardır; lâkin ibadethanedeki temel mantık benimsenen inancın mensuplarının inançsal ve sosyal birlikteliğini sağlamaktır. Yalnızca ibadet edilip oradan çıkılan bir yer olmaktan ziyâde toplumsal dayanışmanın da sağlanması hayli mühimdir.
Bu noktadan bakıldığında hiçbir topluluğun benimsediği ibadethane üzerinde söz söylemeye hakkı olmadığı aşikardır. Bununla birlikte şahsen“Burası X grubunun ibadethanesidir” denilmesi sınırlayıcıdır, bir kişinin ibadetini dört duvar içinde bırakılamaz diye düşünüyorum; zira yaratıcı her yerde ise inananlar ona her yerde ibadet edebilirler. İnanan kişi sokakta yürürken, çalışırken veya bir ağacın dalını kırmaktan sakınırken dahi ibadet ediyor olabilir. Doğayı sevmek, insanlara iyilik yapmak, herkese yardımcı olmak özünde “iyilik” üzerine kurulmuş inançlar açısından ne âlâ ibadetlerdir öyle değil mi?
Peki, bir mekânı ibadethane olarak başka bir inanç topluma baskılamak nedendir? İslam inancı perspektifinden bakarsak eğer, Muhammed peygamberin döneminde var olan mescidler ile bugünkü Cemevleri arasında faaliyetsel bir fark bulunmamaktadır. Cemevlerinde ibadet alanları, aşevleri, dayanışma noktaları, sohbet alanları, eğitim imkanları bulunmaktadır. Cemevleri inancın yaşatıldığı, öğrenildiği, öğretildiği sosyal eşitlik ve dayanışma hukukuna sahip yerlerdir. Hal böyle iken, toplumun genelinin gözünde Cemevi nedir?
Cemevleri senelerdir maalesef Sunni toplum ve onun politik ayakları tarafından insanlara “dans edilen”, “kadın erkek uygunsuz şekilde oturulan”, “şirk yuvası” olan mekânlar olarak aksettirildi. Hattâ bu mekânlarda İslam inancına, Peygamberine ve pratiklerine hakaret edildiğine dair asılsız söylemler ortaya atıldı. Dolayısıyla Cemevleri ibadethane olarak görülmedi; ya dernek dendi ya da kültür merkezi… Cem ibadeti ibadet olarak görülmedi, “tiyatro” gözü ile bakıldı. Alevilerin “Hakk aşkı” ile döndükleri semah ibadeti “kültürel dans” veya “halk oyunu” olarak tanımlandı. Kadın erkek birliği nedeniyle yalnız Cemevine giden insanlara değil, topyekûn tüm Alevilere cinsel içerikli iftiralar atıldı.
Bahsettiğim gibi, şahsen, insanın her dem her mekânda Hakk ile beraber olabileceğini, bu nedenle ibadethane olarak benimsenen mekânlar ile ibadetin sınırlı olmadığını düşünüyorum; ancak sırf Alevi ibadet yeri olan Cemevlerine yapılan baskı, inkâr ve iftiralar nedeniyle “Cemevleri kırmızı çizgimizdir”, Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir NOKTA

28 Mart 2018 Çarşamba

Sivil Sayfalar: Alevilerde Kadınlar Eşittir Söylemine İtirazlar – II Ceren Ataş

Sivil Sayfalar için tıklayın: Alevilerde Kadınlar Eşittir Söylemine İtirazlar – II

FB_IMG_1522219964927.jpg
Aleviler arasında kadın sorunu üzerine yaygın söylemler genellikle Alevilerde kadının yeri ayrıdır, bizde kadınlar eşittir, rahattır vb. olumlu yargılar üzerine kuruludur. Son yıllarda Alevi kadınlar arasında buna itiraz eden seslerde artış var.
“Alevilerde kadınlar eşittir” söylemini sorgulayan Alevi kadınlarla yaptığımız söyleşi dizisine Ceren Ataş ile devam ediyoruz.
Hatırlatmak gerekirse, itiraz var dediğimiz yargılar: Alevilerde kadının yeri ayrıdır, bizde kadınlar eşittir, rahattır vb. söylemler. Alevilerin çoğu için kadın sorunu, Alevilerle ilgilisi olmayan bir konu. Oysa, siyasette ya da sivil toplumda etkin pozisyonlarda ya da Alevi kanaat önderleri arasında kadınlara pek rastlamıyor oluşumuz Alevi kadınların eşitlik konusunda nasıl bir yerde durduğu konusunda soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Alevi kadınlarla ve Alevi kadınlara yönelik çalışma yapanlarla gerçekleştirdiğimiz söyleşi dizisinin ilkinde Gülfer Akkaya ile konuşmuştuk. İkincisini yine bu konularda çalışan, eyleyen, yazan, araştırma yapan genç bir Alevi kadın ile, Ceren Ataş ile konuştuk.
Önce 17+ Alevi Kadınlar ile başlayalım, kısaca bahseder misin bize? Sen nasıl dahil oldun?
17+ Alevi Kadınlar’la basın açıklamasıyla haberdar oldum. Alevi toplumunda var olan kadın erkek eşitsizliğine karşı duran, Alevilik inancının dişil bir inanç olduğunu, özünün böyle olduğunu savunan bir oluşum. 2015 yılında duyuruldu bu oluşum. Esasında çok güzel işler yapabiliriz, paneller, çalışmalar; ancak mevcut “feminist” algısı nedeniyle bize yönelik Alevilerde bir önyargı var. 17+ Alevi Kadınlar’ın ortaya attığı fikirler üzerinden söylem geliştiriyorlar, projeler üretiyorlar; ama 17+ Alevi Kadınlar ile temasa geçmiyorlar. Fikirlerin benimsenmesi güzel bir şey elbette, bu sevindirici; lâkin görmezden gelmeye çalışmak ve veya üzerimize basmaya çabalamak hoş değil.
Kaç kişi mesela?
Üye olarak 23 kişi; İstanbul’da aktif dört kişi var. Türkiye’nin diğer şehirlerinde Alevi kurumlarında çalışan pek çok kadın arkadaşımız var. Son zamanlarda özellikle Avrupa’dan çok arkadaşımız aramıza katıldı. Sanırım en çok desteği yurtdışından görüyoruz. Her etkinlikten sonra aramıza katılan arkadaşlarımız olur.
Nasıl kuruldu?
Gülfer Akkaya’nın fikri bu, bir çağrı yapıyor ve arkasından kadınlar bir araya geliyorlar. İlk Ankara’da toplanmışlar sonra bunu çoğaltmışlar. Ben kurulum aşamasında dahil olmadım, duymamıştım. 8 Mart’ta yaptıkları duyuru ile dahil oldum.
Niye dahil oldun?
C: Alevi kurumlarında aktif rolü olan birisiydim, aynı zamanda akademik kariyer de yapıyordum. Alevilik inancına dair okumalar yaptığım bir dönemdi. Zaten feministtim; ancak nedense Aleviliğin hali hazırda var olan “biz zaten eşitiz” düşüncesi elinizi kolunuzu bağlayabiliyor. Farkındalığım oluşmamış. Gülfer Akkaya’nın kitabını okudum ve onunla tanıştım. Gittiğim kurumlara daha farklı bakmaya başladım; yönetimlerdeki erkek çoğunluğu, kadınların emekçi olması ancak kesinlikle geri plana atılmaları, Pir Anaların silinmişliği… Herkesin Can olarak nitelendirildiği eşitliğin olduğu bir ibadethaneye girdiğimi düşünürken kadınların her gün yok edildiği erkekleşen bir toplumun varlığını gördüm.
Aleviler yalnızca ibadet esnasında Can oluyorlar, eşit oluyorlar; yönetimde karar alma süreçlerinde kadın ve erkek var.
Kendini feminist olarak tanımlıyor ve Alevi kimliğini de sahipleniyorsun?
Evet feminist olarak tanımlıyor ve Alevi inancını benimsiyorum; ama bu Alevilik teorisi ile çelişen bir durum değil. Alevilikte kadın erkek eşittir, inanç önderi hem Ana’dır hem Dede’dir. Cinsiyet ayrımı veya toplumsal roller yoktur Alevilikte. Ne kadar kadın varsa o kadar erkek vardır, bu ikisi birbirinden ayrı düşünülemez.
Feministler de eşitlik diyor Aleviler de, tezat nerede? O yüzden zaten bunca erkekleşmeye rağmen Aleviler “kadını” silemiyor. Lafta da olsa hâlâ “Eşitiz” diyorlar. Aksini iddia edemezler çünkü.
Anadolu’da pek çok kadın evliya sonradan erkekmiş gibi aktarılmış, kadın ozanların adları silinmiş… Esasında kültürümüzde de çok büyük bir kadın zenginliği var. Bu konuda aslında feminist bir mücadele vermemiz gerekiyor. Çünkü bu inanç bizim inancımız, erkekler gelmiş bunun üstüne konmuş. Bunun pek çok sebebi vardır da, genel olarak Türkiye’nin de muhafazakarlaşmasıyla paralel giden bir süreç bu diye düşünüyorum. Bir gün bir Alevi kurumunda şunu gördüm, belediyeden bir belediye başkanı gelmiş, kurumdakiler de onunla çay içiyorlar. Normalde oturdukları yer her zaman kadın erkek karışık oturdukları, sohbet ettikleri bir yer. Belediye başkanı gelince bütün kadınları mutfağa göndermişler, erkek erkeğe oturuyorlar. Bu aslını inkâr, ikiyüzlülük değildir de nedir? Dediğim gibi feminizmin Alevilikle çelişen hiçbir yönü yok, Alevilerle çelişen yanı var.
Peki bu feminist olarak kendini tanımlaman tepki alıyor mu Alevi camiasında?
Tabii ki alıyor; özellikle feminizmi erkek düşmanlığı olarak algıladıkları için. Direkt tepki bu oluyor, sanki ben onlara düşmanım. İkincisi de Alevilik üzerinden geliyorlar, “Biz Canız sen neden ayrımcılık yapıyorsun” diye. Can olduğumuz şimdi mi aklınıza geldi? Can olduğumuz için zaten feministim diyorum. Argümansız, öylesine saldıranlar da çok oluyor.
Kaygılarının ne olduğunu düşünüyorsun bu saldırıların?
Koltuk derdi. Aleviliğin bugünlere kadar gelmesinde kadınların emeği çok. Bakın Alevi kurumlarından kadınlar bir saat ellerini çekseler tüm işler aksar. Kadınlara muhtaçlar ve onların oradaki gücünden korkuyorlar. Birincisi iktidar olma derdi. İkincisi de Alevilerin genel olarak toplumdan kabul görmek istemesi ve buna bağlı olarak riyakar davranmaları. Alevi olmayan toplumlara, özellikle Sunnilere, “Biz de sizdeniz, biz zaten aynıyız” deme ihtiyaçları var. Kendilerini tanıtmak yerine, kendilerini “tanımlandırıyorlar”. E bu noktada devşirilmenin ilk yolu kadından geçiyor, kadını silersek Alevilik özgünlüğünü kaybeder.
Peki sence nasıl? Önce inançsal boyutları konuşalım, önce Alevilikte kadın nasıl diye konuşalım, sonra Alevilerde kadın nasıl diye konuşalım.
Alevilikte kadın ilk yaratılan, nur. Fatma Ana sırrı… Alevilik inancı kadıncıl ögelerle donanmış durumda. Asla cinsiyetçi değil. Alevilik “kadın annedir” demez, kadını kısıtlamaz. Ali Şeriati’de okumuştum, Fatma Ana için Hüseyin’in annesi, Muhammed’in kızı, Ali’nin eşi diyorlar; hayır, Fatma Fatma’dır! Kadın kadındır bundan ötesi yok. İnancın kalıntıları da böyle, Anadolu’da pek çok kadın ziyaretinin bir erkek olarak anıldığını düşünüyoruz, Gülfer Akkaya bunu araştırıyor hattâ Yol Kadındır kitabında değindi. Gelelim Alevilerde kadına; annelik üzerinden kadınlara bir kutsallık verildiğini zannediyorlar; ancak yaptıkları şey kadını kısıtlamak. Kadının kadınlığını elinden almak.
Yöneticiler erkekler olsun, kararları erkekler versin, kadınlar da toplantılara çay taşısın. İstedikleri ve uyguladıkları bu. Alevilerin temsil edildiği noktalara bakın; televizyonlarda hep erkekler var. Görünen Alevilerin hep erkek olması tercih ediliyor.
Mesela en basiti şu anda Alevilik pratiğini karşılaştırıyoruz ya, cem erkanı esnasında postta yalnız Dede oturuyor; ama Ana’sız Dede, Dede’siz Ana olmaz ki. Cemde Ana ve Dede beraber oturmalı o posta. Aleviliğe tamamen aykırı bir hadise şu an her yeri sarmış durumda.
Kadın ama karısı olarak?
Hayır, karısı olarak oturmuyor o posta. Pir Ana ve Pir Dede bir soydan geliyor, ocak soyundan. Kadının erkek üzerinden gelen bir kutsiyeti yok. Kutsal olan soy; kadınıyla erkeğiyle. Kadının kendisi de o soydan geldiğinden, genelde bu ocaklar, ocak aileleri yine o ocak aileleri ile evlenirlerdi. Bu gelenek artık eskisi kadar uygulanmıyor tabii. Demek istediğim Ana’nın, Dede’nin karısı olması ile alakalı bir durum değil onun posta oturması. Bir Ana tek de oturur posta; ama Alevilik kadın ile erkeği birlikte ister. Günümüzde Cemevlerinde Dede posta oturur, Ana herhangi bir yerdedir veya cemevinde bir yerde sohbet edilen bir figürdür. Hak ettiği saygıyı görmüyor Analar. Kravatları yok ya belki ondandır.
Başka pratikle ilgili ne tür gözlemleriniz var mesela bu söylediğiniz daha çok cem evleri ve dergahlara yönelik gözlemler. Ev içinde nasıl? Bizim kızlarımız rahattır, kadınlarımız el üstündedir gibi söylemlerde de bir eşitlik vurgusu var gerçekten öyle mi?
Alevi kurumlarında veya toplumunda Alevi kadınlar ile Sunni kadınları karşılaştırma var. Bunu doğru bulmadığımı baştan söyleyeyim de… Özgürlük başka bir toplumun özgürlüğü üzerinden tanımlanamaz.
Öyle olsa dahi, Sunni kadınların son senelerde iş hayatına katılımındaki artışı görmezden mi gelelim? Bu sevindirici bir şey elbette; lâkin dediğim gibi özgürlük böyle bir başkasını kötüleyerek gösterilmez. 
Evin içinde ne durumdayız? Sofrayı kim kuruyor, yemeği kim yapıyor? Kadın da erkek de çalışıyorsa, eve gelindiğinde ev işçiliği yalnız kadına mı kalıyor?
Toplumsal roller genelde Türkiye’de nasılsa Alevi haneleri içerisinde de aynı o şekilde. Eşitlik dediğimiz bir söylem sadece. Gördüğüm kadarıyla eğitim seviyesi de pek iyi değil çalışma seviyesi de. Genç yaşta evlilikler var. Öyle zannedildiği gibi bir sosyal eşitlik söz konusu değil.
Çalışma hayatına katılım da bir mesele? Alevilik araştırmalarına başlamadan önce daha farklı düşünüyordum, Alevilerde farklıdır diye, öyle olmadığını ben de gördüm. Niye öyle sence? Niye çalışma hayatına katılamıyor Alevi kadınlar?
Evdeki erkeğin paraya ihtiyacı varsa kadını mecbur çalıştırmaya! Kadınların iş hayatında girişken olmaması da baskılanmışlıkla alakalı. Bu erkek egemen zihniyetle yetişen, kendisine benimsettirilen rollerle kısıtlanmış kadınlardan girişkenlik beklemek zor. Annelik kutsanıyor, kadınlar da onun kutsallığına dayanıyorlar. Çalışsa dahi evlenip çocuk dünyaya getirdiğinde iş hayatını bırakan kadınlar var.
Eğitimde peki durum ne?
Eğitimde acaba yöresel bir şey var mıdır diye çok düşündüm çünkü mesela Dersim’deki durum çok farklıydı. İyi bir eğitim düzeyi var, çalışma düzeyi iyi durumda; ama diğer Alevi çevrelerine girdiğim zaman gördüklerim aynı şekilde değildi. Eğitimde oranında düşüklük var. Üniversite tercih edilmemiş mesela. Evet üniversite mezunu da olan var ama zannedildiği kadar çok değil, Alevi çocukları okumuştur, hep okurlar algısını doğru bulmuyorum, karşılığı yok.
Peki bildiğin en başarılı Alevi kadınlar kimler mesela aklına kimler geliyor başarılı Alevi kadınlar deyince?
Ayfer Karakaya, yurtdışında bir araştırmacı. Seval Eroğlu, hem akademik çalışmaları var hem müzik alanında çalışmaları var. Aktivizm konusunda Sevim Yalıncakoğlu var, pek çok kurumda çalıştı, bir ara Alevi Bektaşi Federasyonu’nda başkan yardımcısıydı. Aynur Doğan var, dünyada tanınıyor artık. En son olarak da çalışma arkadaşım Gülfer Akkaya, Alevilikte kadın konusunda kalıcı eserler bıraktı, daha da bırakacak çok değerli bir araştırmacı. Buraya aslında pek çok kadın yazılmalıdır ancak affola sorulunca aklıma ilk gelenleri söyledim, hepsi çok kıymetli onların.
İş dünyasında var mı?
Aklıma gelmedi;  ama zaten şöyle bir şey var, Alevi kimliği ile beraber bir yerde yükselmeniz çok mümkün değil.
Siyasette var mı?
Alevi olup siyasette aktif olan var da direkt Alevilik üzerinden kimi söylesek tam oturmaz sanki… Sabahat Akkiraz var, Gültan Kışanak var, Sebahat Tuncel var…
Bir yandan da Diyarbakır gibi bir yerde belediye başkanı bir Alevi olmuş oldu yani hiç o konuşuluyor mu mesela Aleviler arasında?
Bu konuşuldu elbette, hattâ tırnak içerisinde söylüyorum, muhafazakar bir şehirde Alevi bir kadın başkan seçildi dendi. Ancak ben öyle düşünmüyorum, Gültan Kışanak Alevilik adına çalışmaları olan bir politikacı değildi, onun siyaseti Kürt siyasetiydi ve bence kazanımı buradan oldu. Bu elbette ki iyi bir şey yanlış anlaşılmasın; ancak Alevilere dair değil bana kalırsa.
Peki feminist Alevi olarak neyi değiştirmeyi hedefliyorsunuz?
17+ Alevi Kadınlar Alevileri değiştirmeyi değil, Alevileri özüne döndürmeyi hedefliyoruz. Çalışmalar başlatmak, kadınların birliğini sağlamak, kurumlarda güçlenmek istiyoruz. Alevi kadınlar var olduklarını göstersinler, emekleri değer görsün. Analar posta yeniden otursun! Kadınlar mutfaktan çıksınlar artık. Alevice yaşansın.
Bunları yaparken ne tür tepkilerle karşılaşıyorsun?
Çok klasik, “Biz zaten canız buna ne gerek var.”
Kim diyor bunu?
Mesela gittiğim derneklerde ne çalıştığımı sorduklarında Alevi kadınlar diyorum, buna ne gerek var, ayrımcılık yapıyorsunuz diyorlar. İnternette gördüm, Alevilerin kurulları, toplantıları oluyor, fotoğraf paylaşıyorlar oradan. Ben hiç üşenmem altına hemen yazarım “Hiç kadın yok mu aranızda” diye. Bunu üşenmem her defasında yaparım ve bana hep mesaj gelir, “Sen erkek düşmanısın, biz canız, sen ayırıyorsun” tarzında. Hepsine aynı şeyi söylüyorum, Aleviler ibadet ederken Candır, eşittir, cinsiyetsizdir; ama dışarıda, toplantı esnasında can değiliz diyorum. Feminist kimliğini söylediğiniz zaman gençlerde bile bazen oluyor, “senin erkek arkadaşın oluyor mu” diye soruyorlar. Feminizmi nasıl algılıyorlarsa, bunu gençlerin söylemesi ilginç geliyor.
Niye böyle bir soru soruyorlar sence?
Büyük ihtimalle erkek düşmanı olduğumu düşünüyorlar. Kadın olmanın toplumda zorunlulukları vardır…
Sosyal medyada Alevi gençleri nasıl buluyorsun takip ediyor musun? Orada daha erkekler mi kadınlar mı var?
Bunu ölçmek lazım bilmiyorum. Sosyal medyada şimdi düşününce daha çok Alevi fenomenlerin çoğu erkek.
Kim var mesela?
RedAlevi vardı, Aleviyim vardı, birkaç tane hesap var, Kürt ve Türk milliyetçisi Aleviler de var takip etmediğimden adları aklıma gelmedi; ama onların dili çok erkek olduğundan kullanıcının erkek olduğunu anlayabiliyorsun. Kadın olup fenomen olan biri var “eskilibas”. Gülfer Akkaya tanınıyor zaten. Genelde bakınca Alevilerle ilgili bir hashtag açıldığında tıkladığınızda önünüze düşenler erkekler, dilden anlıyoruz.
Anonim olmayan kendi kimliğiyle Alevi olduğunu belli eden kadınlar var mı?
Ben varım galiba yani böyle söylemek değişik ama. Başka aklıma gelmiyor. Ünlü olmayıp fenomen olan ben olurum.
Hep olumsuz taraflarını konuştuk ya Alevilerde kadının daha iyi olduğu yanlar var mı? Alevi kadınların durumunun toplumun geneline göre iyi olduğu yanlar var mı?
Diğer toplumlarla kıyaslamayı doğru bulmuyorum esasında. Şunu söyleyebilirim, Alevilik inancı kadın erkek eşitliğini benimseten bir inanç olduğu için Alevi kadınların desteği sağlam yerden. Kalkıp bunu kimse inkâr edemez. Erkekler içten içe kadınların haklı olduklarını biliyorlar. Bu kadar erkekleşmeye rağmen kaybetmiyoruz. Cemevlerinde erkekler istedikleri kadar yönetimde var olsunlar işler kadının emeği ile oluyor, kadınlara muhtaçlar ve Alevi erkekler bunun da en iyi bilenler.
Çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.

21 Mart 2018 Çarşamba

Cem Erkânında 12 Hizmet ve Cinsiyet Ayrımı

Cem Erkânında 12 Hizmet ve Cinsiyet Ayrımı



Alevi ibadet şekli olan cem erkânında 12 tane hizmet vardır. Cem ibadeti sürerken bu 12 görevli Can, sorumluluklarını yerine getirirler. Bu hizmetlerin varlığı, adları ve sayısı yöreden yöreye değişiklikler gösteriyor olsa da aşağıdaki hali yaygın olanlarındandır;
Pir, Rehber, Gözcü, Çerağcı / Delilci, Zakir / Âşık, Süpürgecü / Farraş, Meydancı, Niyazcı, İbrikçi, Kapıcı, Peyikçi, Sakacı
Bunların görevlerinin ne olduğunu ve temsiliyetlerini burada anlatmayacağım; zira konumuz bu değil. Şunu belirtmek isterim ki bu 12 hizmetin 12’sinde de cinsiyet ayrımı yoktur. Bu hizmetleri kadın da, erkek de üstlenebilirler ve geçmiş pratiğimiz de böyle olmuştur. Zaten ibadet esnasında kadın erkek herkesin “Can” olarak eşitlendiği bir inançta kalkıp “Bu hizmet erkeğin, bu hizmet kadınındır” diyen olursa bilin ki Alevilik inancı yozlaştırılıp asimile ediliyordur. Bugün Cemlerde posta genelde sadece Pir Dedeler oturuyor; ancak geçmişte o posta Pir Analar tek de otururdu, Pir Ana ve Dedeler beraber de otururdu. Bunların pek çok örneği olmakla birlikte bunu yadırgayan insanların Kızılbaş inancını iyi kavraması gerektiği kanısındayım; çünkü bu inanç tam olarak postta kadın erkek birliğinden başlıyor.
Gelelim 12 hizmet meselesine, anlatacağım hikâyeyi bir kadın bir kurumda yaşadı; ancak kadının da kurumun da adı mühim değil. Neden derseniz, bu tarz bir mevzu maalesef şehirleşen ve yozlaşan Aleviler bağlamında pek çok Alevi kurumunda yaşanması mümkün olan bir hâdisedir.
Alevi kurumunda gerçekleşecek bir Cem erkânı için kadın arkadaşımız hizmet almak istiyor, hizmet dağılımı yapılırken “Gözcü” olmak istediğini belirtiyor. O gün orada olanlardan hiçbiri buna itiraz etmiyor; ancak… Daha sonra kurumdan bir erkek “Gözcü erkek olmalıdır, kadınlar yapmaz” diyerek bu duruma itiraz ediyor. Nedenini hepiniz merak ediyorsunuzdur; “Gözcü, Karacaahmet’tir ve onu temsil eder, dolayısıyla erkek olmalıdır.” deniyor. Bu on iki hizmet temsillerindeki uluların cinsiyetine bakmak tekrar belirtmeliyim ki Kızılbaş inancına aykırı bir perspektiftir; diyelim ki baktık, uluların hepsi “erkek”. Lâkin anlaşılmayan şu; siz uluların cinsiyetine bakar mısınız? Onlar ki cinsiyet kavramını aşmış, insanlık davasında Hakk ile Hakk olma yolunda erenlerdir. Onları cinsiyet kalıbına sıkıştırmak ne büyük hadsizliktir…
Kadın arkadaş hâdiseyi cem erkânı yürütecek Pir Dede’ye götürmüş, anlatmış. Pir Dede ilk önce “Erkek mi kalmadı?” gibi bir tepki vermiş. Sonrasında ise karşısındaki kadını incitmemek istediğini belirterek şu açıklamayı yapmış; “Bacım, eğer bir er var ise ben onun öncelikli olarak yapması taraftarıyım; he yok ise bacılar da yapabilir. Neden öncelik erkekte dersen, gözcü ortamda otorite sağlayacak, onu er iyi yapar.” Bu sözlerin üzerine kadın arkadaşımız ise mevcut ortamda gerekli otoriteyi bir kadının sağlayabileceğini belirtmiş ve ayrımcılık yapıldığını vurgulayınca Pir Dede daha uygun bir dil ile işi çözmeye çalışmış. “Tamam ben bacının yapmasından razıyım.” demiş.
Kızılbaş Alevi inancının geldiği nokta budur saygıdeğer okurlar; kadın erkek eşitliği sebebiyle yüzyıllardır iftiralara maruz kalmış, yine de kadın ile erkeği ayrı tutmamış bir inanç olarak süregelmiş o kadim, kadıncıl inanç bugün şehirlerde bunları konuşuyor. Kadın arkadaşımız bunu anlattığında ne şaşırdım, ne de öfkelendim; sadece kırıldım. O âşıkların, üç telli bağlamaları ile Pirlerin, katliamlardan çıkıp evinde gizlice çerağ uyandırmaktan vazgeçmeyen nice Canların bugüne kadar getirdiği bir inancı bu hâle getirenlere kırıldım. Boynumuzun borcudur Fatma Ana’nın yoluna sahip çıkmak, bu kadim inancı korumak. Bu sebeple hep diyoruz, hep diyeceğiz:
Pir Analar vardır, Alevi kadınlar vardır!
NOT: Bu yazı Almanya’da çıkan Alevilerin Sesi adlı derginin Mart 2018 sayısında yayınlanmıştır.

14 Şubat 2018 Çarşamba

Bade Sâbâ

https://www.youtube.com/watch?v=dt3afxE4kME

Mahsus Mahal


Ruhumun azap çektiği anlarda sığınırdım o ağaca,
Gözyaşlarımın en hakiki şahidiydi.
Ayağım varmıyor, dilim söylemiyor...
Gerçeği kabûl ettiğimden beri varamam artık o diyâra.
Zamanı varmış meğer, dolmuş vakit.
Gönlüm o ağacın yaprağına tâlip!
Ölen öldü,
Ölen yalnız ben'imdir!

12 Şubat 2018, Mahsus Mahal.

Xızır Ayı: Paylaşmak, Sevmek ve Barış

Xızır Ayı: Paylaşmak, Sevmek ve Barış


Cihan var olduğundan itibaren insanların bir dermân arayışı mevcuttur. İnanca veya kavime göre bu dermânın adı değişmiştir belki; ancak varlığına dair anlatımlar benzer şekilde ilerlemiştir. Kızılbaşlarda dermân olan Xızır ise Hzır / Xızır bunların ötesinde bir yere sahiptir. Elbetteki görünür mânâda Hızır/ Xızır darda olanın yardımına yetişen, onu çağıranın karşısına çıkan, bazen atlı bazen çıplak ayaklı, bazen kadın bazen erkek, bazen yaşlı bazen genç biridir. Bu noktada diğer inançlarla ortaklığı olmakla birlikte bâtında Hızır/ Xızır çok daha farklıdır.
Hızır yalnız bir “erkeğe” ve dahi “insana” sabitlenmeyecek kadar derin bir kavramdır. Bu sebeple Kızılbaş inancına göre Hızır/ Xızır bu anlatılarda olduğu gibi her daim bir insan olmak zorunda da değildir. İnsana yardım eden veya insanı iyiliğe, doğruluğa iten herhangi bir işaret odur. İnsanın nefsini yenmesine sebep olan, ucu bucağı olmayan sevgi odur. Hızır/ Xızır insanı paylaşmaya teşvik edendir. Bir elin verdiğini ötekinin görmemesidir. Bu yüzden Kızılbaşlar hem bir insanın Hızır/ Xızır olduğunu düşünürken hem de dönüp kendi içlerine bakarlar; “Ben kime Hızır olabildim?” diyerek. Kime sebep oldum, kimi güzelliğe çektim, kiminle paylaştım varımı diye sorgularlar kendi özlerini.
Yöreden yöreye belli değişiklikler gösterse de Hızır ayının bazı ritüelleri vardır. Bugün (13 Şubat) Alevilerin Hızır Orucu başladı. Kim darda kalırsa Hızır’ın ona yardım edeceğine inanan Aleviler “Yetiş ya Hızır” diyerek 3 gün oruç tutarlar; üçün mânâsı vardır. İnanışa göre; Hasan ile Hüseyin hastalanınca Muhammed, Fatma’ya 3 gün oruç tutmasını söyler. Üç akşam oruç açarken sırayla yoksul, esir, yetim gelip ondan yemek ister. Yemeklerini 3 gün başkasına verip oruçlarını su ile açan Fatma ile Ali’nin durumu Muhammed’e ayan olur. Bunun üzerine Muhammed gelip kızından yemek ister. Fatma evde yemek olmadığını bilerek mahcup mutfağa gider ve orada hazır bir sofra görür. Muhammed: “Ya Fatma, sizden yemeği isteyen de bu nimeti sunan da Hızır’dır” der.Bir söylenceye göre ise Kızılbaşlar, Xızır ile İlyas’ın buluşup yemek yemeden su içmeden 3 gün sohbete dalmalarından sonra 3 gün oruç tutmuşlardır. Bu anlatılardan başka anlatılar da olmakla birlikte bilinir ki Alevilikte 3 rakamı pek mühimdir. Bu bağlamda Xızır Ayı dönemi misafire Xızır gözüyle bakılır ve ona hizmet edilir. Oruç tutan bekârlar su içmezler ve orucun üçüncü günü gece rüyaya yatarak evlenecekleri kişinin veya onun ailesinden birinin elinden su içeceklerine inanırlar.
Diğer adetlerden biri ise her sabah eve su serpmektir örneğin. Hanenin temizlenmesi demek gönüllerin yıkanması, pak olmasıdır. Temizlenen nefis ile yapılan lokmalar özellikle Çarşamba gününden hazırlanır ve Perşembe akşamı o lokma evin bir bölümüne veya kapının önüne bırakılır. Sabah Hızır/ Xızır’ın o eve mihmân olup olmadığı bu şekilde kontrol edilir. Bu adeta evin küçükleri için heyecanla beklenen bir oyundur. Sabah lokmadan bir nişan aranır. Lokmadan alıp yediğini görmek gibi eğer lokmanın üzerine bir yaprak düşmüş ise o da Hızır’dır! Doğada var olan her şey odur…
2018 senesinde Hızır/ Xızır ayının her şeye rağmen bereketle geldiği inancındayım. Bir çiçek gibi açacak Hızır ve cihana barış getirecek bu sene.
Umut ile…

8 Şubat 2018 Perşembe

Bursa'da Gezilecek Yerler

Cumalıkızık Ocak 2018

Sosyal medya hesaplarımdan kısa süre önce haftasonu nereye gidilir diye yaptığım ankette
iki seçenek vardı:
Edirne ve Bursa.



Twitter’da Edirne, Instagram’da ise Bursa galip geldi. Ben Edirne’yi çok severim, her sene
gitmek isterim oraya. Bu bana ablamdan kalma bir alışkanlık oldu. Bursa’da da
bulundum daha önce; ama hiç gezmedim açıkçası. Annem, yengem ve kuzenim ile düştük
yola, Bursa’da da bir dostumuz var!


O meşhur Osman Gazi Köprüsü’nden geçmiş bulunarak geldik Bursa’ya epey kısa sürede.
Evet zaman olarak köprüyü kullanmak mantıklı; ancak cebinizde paranız varsa(!)

İlk işimiz kahvaltı için Cumalıkızık Köyü’ne gitmek oldu. Burası gerçekten çok güzel bir köy,
evleri, sokakları… Hayran kaldım buraya. Her yerde de kahvaltı evleri var. Biraz dolanıp
karar verelim dedik; ama hepsi de birbirine benziyor. Bir ayırıcı nokta bulmaya çalıştık.
Kapısından geçtiğimiz bir mekânda genç bir kadın şu cümle ile beni fethetti: “Yerde
kahvaltı ve sobalı oda”. Belki de oradaki tüm kahvaltıcılarda soba ve yerde kahvaltı vardır,
bilmiyorum; lâkin bunu ilk o kadın söyledi! Biz de girdik içeri.



Asmalı Konak Kahvaltı Evi’nde, yerde oturarak, sobada ekmek kızartarak güzel bir kahvaltı
ettik. 5 kişilik serpme kahvaltı 125 TL idi. Oranın yerlisi olan arkadaşımız daha iyi
olduğunu söylediği bir yerden bahsetti; ama maalesef adını anımsamıyorum. Neyse ki ben
kahvaltıdan memnundum. Eski evlerde, odacıklarda, avlularda geçen hayatları düşlemek
için idealdi! Oradan çıkınca Cumalıkızık Etnoğrafya Müzesi’ne de uğradık ve doğru Uludağ’a
ilerledik.


Teleferiğin yakınlarına arabayı park edip sıraya girdik. Teleferik aktarmalı bir şekilde
Uludağ’ın zirvesine kadar gidiyor. Yolculuk toplamda ne kadar sürüyor bilmiyorum; ama
yanılmıyorsam her aktarmaya gelene kadar 20 dakika geçirmiştik. Bir aktarma yerinde sizi
mecburen çarşıda dolaştırıyorlar ki alışveriş yapasınız. Yapmak isteyenlere güzel dükkânlar
yok değil tabii. Uludağ’a geldiğimizde ise karların beyazından gözümü açamadım bir süre.
Ne güzeldi orası öyle… Şansımıza sis de vardı. 


Biz teleferikte Bursa’yı olduğu gibi göremedik belki; lâkin dağın sisli hali de oldukça çekiciydi. Beceren Cafe’ye götürdü arkadaşımız bizi. Sıcak şarabı meşhurmuş. Daha önce iki kere deneyip ikisinde de sevmedim sıcak şarabı; ama masada yanımızda oturan çift de sıcak şarabı önerince en kötü içemezsem kuzenime veririm diyerek sipariş ettim. Beş kadına beş sıcak şarap; lezizdi!
Sanırım orada pek çok kadeh sıcak şarap içebilirdim. Hepimiz çok beğendik ve tadı
damağımızda kalarak şehre inmek üzere teleferiğe geçtik.


Burada Bedesten Çarşısı ve Koza Hanını turladık. İnsan her şeyi almak istiyor böyle
yerlerde. Koza Handaki meydanda oturup saatlerce arkadaşlarımla sohbet edebilir, kitap
okuyup kahve içebilirdim. Burası esasen bana çok uygun bir yerdi. Ancak bizim meşhur
İskenderi yeme vaktimiz gelmişti!


1867’den beri var olan ve “gerçek” İskenderci olan iskendirci restoranına gittik. Kapıda
tabii ki kuyruk vardı. Yanılmıyorsam 30-40 dakika bekledik; ama beklemeye bu kadar mı
değer… Başka yerde İskender yemek isteyeceğimi sanmıyorum. O eski, küçük dükkanda
mest olduk hepimiz. Tabii bu restoranın şöyle bir özelliği var; kesinlikle oturamıyorsun.
Çünkü sırada o kadar insanın içeri girmek istediğini düşününce keyifle bir de çay içeyim
diyemiyorsun; ama orası bence bunların hepsine değer.


Kalkıp oradan Tophane denilen bölgeye yürüdük. Osman ve Orhan Gazi Türbelerini gördük,
oranın dış kısmı Bursa’yı ayaklarının altına alıyor. Bursa’da yüksek bina pek yoktu. Genelde
bina boyları hep aynı ya da en azından İstanbul kadar düzensiz değil. Bu manzaradan sonra
bir çayı hak ettik; Gümüşlü Kahve’ye kahve içme niyetiyle girip çay içtik. Günü burada
sonlandırdık. Eksikleriyle hepsi size gezi tavsiyem olsun!